Wednesday, November 25, 2009

sur le pont D'avignon

Adalardan gelip Gentten sıçrayıp Brüksel, Lock de durak yaparak soluğu Avignon'un 40 KM dışında bir kocaman evde almak üzere yollara koyulduk.
Gentten 17:15te çıktık, Brüksel TJV tren istasyonundan yönetmen ve oyuncuyu aldıktan sonra filmin ( De Helaasheid Der Dingen) Lock şehrinde en önemli art house sinemadaki gösterimine geldik. Film oynarken biz yandaki sinema kafeteryasında sinema sahipleri ile yemek yedik. İlk defa Volan ve Flaman yemekli sohbet ortamında bulundum, konu sinema olunca herkes çok keyifli ve gönülden konuşuyor. Ortak anılar ve konular anlaşılan pek çok. Böyle bir durum da anladığım kadarı ile çok nadir yaşanıyor yani Volan ve Flamanlar aynı ortamlarda hoş sohbet pek vakit geçirmiyorlar. Her ne kadar konuşulanları az buz tahmin ediyor olsam ve Dirk'in tercümesi kadarı ile takip edebilsem de düşündüğüm kadar sıkılmadım.. A tabii karşımda oturan dağıtımcı şirketten gelen Pascal'ın bir Türk ile evli olduğu için Türkçe konuşması veya İngilizce ortak konulardan bahsetmemizin d önemli katkısı oldu.
Bitmek bilmeyecek kadar uzun süren gece yolculuğundan sonra doğumgünümde sabah saat 07:00de Avignon'a geldik. Uyuduk 14:00 de uyandık şömineyi yaktık ben sersem gibiydim muhtemelen de grip olmuştum bile. Bi tane senaryo okudum kötüydü neyseki üzerinde çalışılmaya bile değmeyeceği konusunda anlaştık. Akşam yakınlarda hem homemade delicatessen ve şarap satan hem de nefis yemekler yapan bir lokantada çok lezzetli bir yemek yedik.
Onlar çalışmaya başladılar ertesi sabah erkenden ben de okudum ve uyudum. Hava çok güzeldi ve ben hastaydım. Çok şahane bi durum değildi tabii. Tanıyanlar bilir genelde de durumum budur yolculuk sonrası 2 gün hasta. Neden bilemem ama değişmez kural oldu neredeyse ben de alıştım. Yeni tanıyanlar için zor oluyor tabii.
Avignon bölgesi çok güzel. Bundan yaklaşık 5 sene kadar önce de Ferdayla gittiğimiz gezide de büyülenmiştim. Onu aradım gelir gelmez, tabii ki gitmenin bir sebebi olmalı dedi ve buldu - geçen sefer köprü kapanmıştı ve geçememiştik belki bu sefer geçecektim. Avignon'da hatta güney Fransa'nın tamamında göze güzel görünmeyen herhangi bir şey görmek imkansız. Evler, tarlalar, bahçeler, yollar herşey tablodan çıkmış gibi. Tam sonbahar renkleri; yeşilin sarıya çalan tonları ve kırmızılar, bağlarda kalmış siyah üzümler... insanın içi ısınıp, yumuşuyor.
Yakınlardaki köy Goult'a gittik alışveriş için, dağ tepesinde eşsiz manzarası olan bir küçük köy. Evlerin çoğu Avignon'un tüm geri kalanı gibi yabancılar tarafından satın alınmış ve restore edilmiş özellikle bu bölgede yerli halktan pek yaşayan yok.
Kendimi biraz iyi hissedince sosyalleşme damarlarım kabardı yakınlardaki evinde olma ihtimali olan Chinlin'i aradım Bingo ! ertesi akşam yemeğe geldi hatta yatıya bile kaldı. Bizimkileri beklediğim gibi etkiledi ağızları açık dinlediler.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra onun evini görmeye gittik ben o bölgeyi daha çok beğendim. 45 dakika kadar araba ile gittikten sonra bağ ortasında etrafında hiçbirşey olmayan bir ev. Ben o kadar yapayalnız yaşamak istemem yakınlarda pazara gidecek, kahve içmek için yürüyecek köy olmasını tercih ederim açıkçası. Onun yaşadığı bölge Alric bizim kaldığımız evin çevresinden daha çok korunmuş / yani henüz tamamı yabancılar ( yani Paristen, Belçika- Hollanda ve Almanya'dan gelenler) tarafından 'işgal' edilmiş değil. Evler daha az şık ve taş yerleştirme şekli değişik. Anlatıldığı kadarı ile yerli halk pek yabancıları pek benimsememiş.  Buradaki durumu ben daha çok Asos- Ayvalık çevresine benzettim İstanbul'dan akın akın kaçanlar ve yerleşenler aynı buradakiler gibi zeytincilik ve şarapcılığa merak saranlar. İnsanlar her yerde aynı...

İki gün sonra yine yollardaydık bu sefer dönüş için.  Yine köprüden geçmemiştim. Bakalım ne zaman kısmet olacak anlaşılan Ferdayla beraber gelmeliyiz.




No comments:

Post a Comment